4
Bu ülkede zaman zaman değil her zaman askeri erkânın ekranlarda boy gösterip kendilerini eleştiren herkesi doğru yere davet ettiklerine şahit olmaktayız. Gerçekten de hepimizin doğru yerde durmaya ihtiyacı var. Zira doğru yerin dışındaki her yer, müstakim olmayan, yanlış, sapkın yerdir. Peki ama doğru yer neresi? Doğru yerde olmanın ölçüsü nedir? Gerçekten askerin doğru yerde olduğundan emin miyiz?
Bir insanın doğru yerde durduğunun veya doğruyu temsil ettiğinin en önemli ölçütlerinden birisi yaptığı eylemlerdir. Doğru duruşa çağrıyı yapan insanlar/kurumlar, geçmişte olayları doğru teşhis etmiş, zaman ve mekâna karşı mukavemet eden bir tavır ortaya koymuşlarsa doğru olmanın adresi kabul edilebilirler. Bir başka deyişle, bir duruşun doğru veya yanlışlığını tayin eden faktör tarihsel eylemlerin verdiği referanstır. Bu nedenle insanlar, kurumlar ve milletler geçmişleriyle mukayyettirler.
Askeri erkan sürekli olarak “vatanseverlik” duygularıyla kendilerini özdeş tutmakta; “vatanını seven ‘ordu’yu da sevmek zorunda şeklinde bir kavramsal muğlaklığın arkasına saklanarak bir anlamda dilsel bir oyun yapmaktadırlar. Devlet mekanizması her zaman fonksiyonel kurumların bir bütünlüğünden oluşmaktadır. Siz bu kurumların tümünü ikincil hatta önemsiz kurumlar olarak addedeceksiniz ancak bunların içinden sadece “güvenlik” kurumunu ön plana çıkaracaksınız. Bu durum, insan aklına aykırı olduğu gibi sosyolojik gerçekliğe de aykırıdır. Neden? Şimdi “vatanını seven Sağlık Bakanlığı’nı da sevmek zorundadır” dersem bu satırların okurları kalkar der ki; bu ne saçmalık, vatanseverlik ile Sağlık Bakanlığı’nı sevmek arasında ne alaka var? Haklısınız. İnsanlar bu özdeşliğe çok çabuk bir biçimde tepki gösterirler. Çünkü buradaki doğru olmayan benzerlik zihinsel olarak açık bir biçimde hemen fark edilmektedir. Hâlbuki sağlığın da bir güvenlik boyutu, eğitimin ve diğer tüm kurumların milli birlik ve güvenlik boyutu her zaman vardır. Böylelikle tüm kurumlar fonksiyonel olarak birlikte işledikleri zaman toplam çıktıda güçlü bir devlet aygıtı elde edilir.
Bir kısım ordu mensuplarına yöneltilen her eleştiriyi vatan hainliği ile veya vatan hainlerinin “değirmenine su taşımak” olarak yorumlamak, bu şekilde algılamak, düşünen insanlardan ordu ile ilgili hiçbir şekilde muhakeme yürütmemelerini istemek, akıl melekesini dondurmak ve değişkenler arasında hiçbir bağ kurarak soru sormayı istememek anlamına gelir. Hâlbuki insan aklının en önemli fonksiyonu değişkenler arasında ilişki kurmaktır. Şehit edilen 33 erle ilgili acaba daha güvenli bir güzergâh belirlenemez miydi? İstihbarat raporlarına rağmen televizyon ekranlarına çıkan komutanların suçu birbirlerine atmaları, bir ihmalkârlığın olduğunu göstermiyor mu? Bu soruları sormak bizim elimizde değil aklımızın çalışma prensibi ile alakalıdır. Aklımızın çalışma prensibini inkar edip GKB’lığına kayıtsız şartsız iman etmek dogmatizm değil mi? Bu durum üst düzey ordu mensuplarının en çok eleştirdikleri dogmatik bir anlayış değil mi? Sözlükler dogmatizmi; doğruluğundan şüphe edilmeyen, akıl süzgecinden geçirilmeden kabul edilen her türlü inanma biçimi olarak tanımlamaktadırlar. Hem dini kurumları dogmatik yani bilimsel olmayan bir anlayışa sahip oldukları için eleştireceksiniz ve hem de gazetecisinden akademisyenine kadar toplumun tüm düşünen kesiminden dogmatik bir inanma bekleyeceksiniz. Şuna inanılmalı ki insan aklı ancak değişkenler arasındaki ilişkileri tatmin eden bir izahatla karşılaşıncaya kadar asla mutmain olmaz ve soru sormaya devam eder. Bu en kutsal olan konular için de geçerlidir. Bu nedenle bağırmak, hiddet gösterisinde bulunmak, savaş gemisinden mesaj vermek insan zihnini tatmin eden hareketler değildir. Tam tersine sosyal mesafeyi daha da derinleştiren, iletişimi imkansız hale getiren, toplumda kin, nefret duygularının derinleşmesine sebep veren bu tutum kesinlikle kabul edilemez. Bunca illegal yapılanmanın ortaya çıktığı bu kurumda herkesi savunmak, herkesin münezzeh bir insan olduğunu düşünmek mümkün değildir.
Bir insana hakaret etmek gayri insani bir davranıştır. Bu kabul edilemez. Ancak insani bir durum olan eleştiriyi anlaşılan üst düzey komutanlar bir hakaret olarak kabul etmektedirler. Bu nedenle televizyon ekranlarında, bir savaş gemisinde 70 milyon küsur insanın karşısına bu şekilde konuşmak doğru mu?
Hakikat bazen nüanslarda saklıdır. Bunlara bakarak bazen çok önemli değerlendirmeler yapılabilir. İlker Başbuğ’un Ramazan Bayramı’nda gazetecilerle birlikte Mardin’de bir köyü ziyaret ettiğini hatırlıyorum. Tabi, amacı kritik bir dönemde bir köylü evinde bir Ramazan Bayramı’nda mesaj vermekti. Ancak kendisi ve ilgili komutanlar, köylünün evine ayakkabılarıyla girdiler. Dikkat ettiniz mi? Sonra muhtara kaç çocuğu olduğunu sordu. Muhtar, 16 altı çocuğu olduğunu söyledi. Genel Kurmay Başkanı: “İmam böyle yaparsa” dedi. Bunun üzerine muhtar, “erkek çocuğunu yakalamak” için bunu yaptığını belirtti. İnanamadım. Bunlar siyasi mesaj açısından korkunç manzaralardı. Her şeyden önce, memleketimizde kime giderseniz gidin, evlere asla ayakkabı ile girilmez. Zira insanlar evlerinde namaz kılar ve bunu hoş görmezler. İkincisi, bu bölgenin insanının çok çocuklu olduğu bilinen bir durumdur. Bu nedenle bu konuya değinilmemesi gerekirdi. Ama Genel Kurmay Başkanı hem bu konuya değindi ve hem de hakaret etti. Zira, dilimizde; “imam (….) cemaat” deyimi ancak argo bir tabirdir ve ne siyasetçinin ne de devlet erkanından birinin bu şekilde doğru olmayan bir imaj vermeye hakkı olduğunu düşünüyorum. İlave olarak, açık ve sırıtan bir biçimde bir köylünün: Sayın Genelkurmay Başkanım, vatan bölünüyor mu? Çok endişeliyiz! Şeklinde samimiyetten uzak teatral bir manzara üzerinden mesaj vermeye kalkışılması, toplumsal/kültürel yapının hiç anlaşılmadığını göstermektedir. Ancak bu teatralin bir uzantısı olan gazeteciler ertesi gün, köşelerinde kuvvet komutanının söylediği her sözü ilahi bir gizeme sahipmiş gibi tefsir etmeye başladılar.
ABD Başkanı George Bush ülkemize geldiği zaman, TBMM’de bir konuşma yaptı ve konuşmasının bir yerinde hitabetini keserek arkaya döndü ve “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazısını göstererek; Türkiye’nin gücünü halkına dayanan demokrasisinden aldığını mealen belirten sözler sarf etmişti. Bush, Türkçe bilmediğine göre bu ülkeyi iyi tanıyan danışmanları olduğunu varsayabiliriz. Bu bağlamda bir bayram mesajı vermek için bir köylü evine giden Genel Kurmay Başkanı’nın ne kendisinin ne de danışmanlarının bu ülkenin değerlerini iyi tanıdıklarını düşünebiliriz. Bunları eleştirdiğimiz zaman doğru yerde durmamış oluyoruz, öyle mi?
380 Kez Okundu.